Farkında Olmak

Bugün sırada beklerken bir amca bana dönüp, “Farkındasın değil mi?” dedi. Bu sadece bir soru değildi. Olan biten her şeyi bildiğini değil belki, ama asıl sorunun benim bunun ne kadarında uyanık olduğum olduğunu yokluyordu. Sorunun içinde ne öfke vardı ne de kırgınlık. Aksine, merhametli ve yumuşak bir tonu vardı. “Farkında değilim” desem bile, bunun onun anlam dünyasında bir çatışma yaratmayacağını, bunu olgunlukla karşılayacağını hissediyordum. Onun dünyasında farkında olmak, yalnızca bir duruş değil; görme, sezme ve kabullenme biçimiydi.

Benim durduğum yer ise daha sertti. Farkındalık üzerine çok düşündüm ama onun kadar yumuşak olamadım. İçimde yargılar, kızgınlıklar ve öfke vardı. Hem kendimde fark ettiğim şeyleri eyleme dönüştürememeye, hem de insanların kendi karanlıklarını fark etmeye yanaşmamalarına kızıyordum. İçten içe şu soruyla boğuşuyordum: Nasıl olur da görmezler?

Zamanla şunu anladım: Farkındalık her zaman bir çözüm olmuyor. Hatta bazen insanı daha yalnız bırakıyor. Çünkü bilmek, değiştirmeye yetmiyor. Pek çok insan, bilse bile, “Bilsem ne olacak?” diyerek aynı yerde kalmayı seçiyor. Eyleme geçmemek, bir tür korunma biçimine dönüşüyor. Böyle anlarda farkındalığın çoğu zaman bir rahatlama değil; insanın taşıması gereken bir ağırlık olduğunu daha net hissediyorum.

Belki de bu yüzden dünyayı gerçekten yerinden oynatan fikirler, çoğu zaman çok basit, yalın ve açıktı. Bir kölenin “Neden ben de sahibimle eşit değilim?” diye sorması gibi. Bugün ise insanlık, bu tür soruları değil; bu soruları soran kişileri yüceltmeyi seçiyor. Onları birer simgeye dönüştürürken, aslında ortaya koydukları düşünceyi ve cesareti görünmez kılıyoruz. Hatıraları ölümsüzleştiriyor, ama fikirleri etkisizleştiriyoruz. Böylece farkındalık, yaşayan bir güç olmaktan çıkıp, güvenli bir hatıraya dönüşüyor.

Bu düşünceler beni ister istemez eğitime getiriyor. Yıllar önce okuduğum Martı Jonathan Livingston kitabı sık sık aklıma geliyor. Düşünce gücüyle yeni ufuklara uçan bir martının hikâyesini hatırlıyorum. Ama martının vizyonunu ve bize bıraktığı manifestoyu bir kenara bırakıp, vizyonu olmayan sistemsel okullar inşa etmeye devam ediyoruz. Düşünmenin ne olduğunu, düşünce gücünün ne anlama geldiğini fark etmeyen içeriklerle dolu eğitim sistemleri kuruyoruz. Somutluğu, skorları ve ölçülebilir olanı bir varoluş biçimi gibi sunuyor; karanlığı konfor olarak meşrulaştırıyoruz. Sonra da insanlardan, sorgulamadan aydınlığa çıkmalarını ve bizim inşa ettiğimiz simgesel aydınlıkta birer fener olmalarını bekliyoruz. Oysa eğitimin temel işlevi, insanın kendi potansiyelini görebilmesine alan açmak olmalı.

Tam da bu noktada, Platon’un mağara alegorisi üzerine düşünürken bir öğrencimin söylediği söz aklıma kazınıyor. Platon, bu alegoride insanların karanlık bir mağarada gölgeleri gerçek sanarak yaşadıklarını; aydınlığa çıkanın ise gerçeği gördüğü için geri döndüğünde anlaşılmadığını ve hatta tehdit olarak algılandığını anlatır. İşte bu bağlamda öğrencimin söylediği söz hâlâ kulağımda:

“Hocam, ben onları kurtarmak için asla o mağaraya girmem. Çünkü onlar beni de karanlığa çekerler.”

Bu söz bana hep çok gerçekçi gelir. Karanlıkta olanların belki de en büyük gücü, oranın doğru ve aydınlık olduğuna dair sarsılmaz inançlarıdır. Belki de dışarıdaki aydınlık, onlara daha tehlikeli görünüyordur. Bu yüzden farkındalık, romantik bir kurtuluş değil; çoğu zaman gerçek bir risk gibi durur karşıma.

İşte burada farkındalığın asıl ağırlığı belirginleşiyor: Daha çok şeyi görmek ve gördüklerinin sorumluluğunu almak. Bu, sadece bilmek değil; seçmek, olgun bir yerde durmak, sınır koymak ve bazen geri durmaktır. Herkesi uyandırmaya çalışmak değil; uyanık kalmanın ne anlama geldiğini kabul etmektir.

Sanırım farkında olmak, biraz da olgun olabilmekle ilgili. Herkesi uyandırmak zorunda olmadığını bilmekle. Karanlıkla temas ederken kendi ışığını korumayı öğrenmekle. Ve en önemlisi, her gerçeğin herkes için aynı anda taşınabilir olmadığını kabul etmekle. Kendi doğrularının farkında olmak, ama başka yanlışların da mümkün olduğunu görebilmekle.

Scroll to Top