Bazen bir insanı yaralayan şey, hakkında söylenen sözün kendisi değil; o sözün içine yerleşip kendi iç sesine dönüşmesidir.
Birisi bize “sen şöylesin” dediğinde çoğu zaman yalnızca o cümleyi duymayız. O cümlenin arkasındaki şüphe uyandıran ihtimali de duyarız:
“Acaba gerçekten böyle miyim?”
Etiketin gücü buradadır. Bizi yalnızca başkalarının gözünde değil, kendi gözümüzde de tartışmalı hâle getirebilir. Bir süre sonra dışarıdan gelen bir yargı, içeride kendimize yönelttiğimiz bir soruya dönüşebilir.
Oysa insan, kendisi hakkında söylenen sözden daha fazlasıdır. Bir insanı yalnızca tek bir kelimeyle, tek bir davranışla ya da tek bir izlenimle tanımlamak, onun bütünlüğünü görmemek anlamına gelir.
Bu yüzden temel soru şudur:
Bir başkası beni yanlış ya da eksik tanımladığında, ben kendi hakikatime nasıl sadık kalabilirim?
Eleştiri mi, Etiket mi?
Her eleştiri etiket değildir. Her olumsuz geri bildirim de bir saldırı değildir.
Bazen biri bize gerçekten eksik olduğumuz bir noktayı gösterebilir. Bu kıymetlidir. Çünkü insan kendini her zaman dışarıdan göremez. Somut davranışlara dayanan, kişiliğimizi ezmeden gelişim alanı açan eleştiri öğreticidir.
Fakat etiket başka bir şeydir.
Etiket, insanı anlamaya çalışmaz; onu tek bir kelimeye sıkıştırır:
“Kararsız.”
“Onay arayıcı.”
“Yetersiz.”
“Fazla hassas.”
“Abartılı.”
“Duygusal.”
“Başarısız.”
“Gösteriş meraklısı.”
Bu kelimeler bazen bir davranışı değil, bütün bir insanı yargılar. Bir anı alır ve kimlik hâline getirir. Bir izlenimi büyütür ve hakikat gibi sunar.
Bu yüzden bir etiketle karşılaştığımızda şu soruyu sormak gerekir:
“Bu söz beni anlamaya mı çalışıyor, yoksa beni bir yere sıkıştırmaya mı çalışıyor?”
Bu soru önemlidir. Çünkü öğretici eleştiri insanı geliştirir; indirgemeci etiket ise insanı daraltır. Eleştiri davranışa bakar. Etiket kimliği hedef alır. Eleştiri değişim alanı açar. Etiket kişiyi bir kalıba hapseder.
Felsefe Bize Ne Söyler?
Felsefe, bu tür durumlarda bize hazır cevaplar vermekten çok, daha iyi sorular sormayı öğretir. Biri bize bir etiket yapıştırdığında, ilk tepki çoğu zaman kendimizi savunmak ya da içten içe çökmek olur. Oysa düşünmek, bu iki uç arasında daha sağlam bir yer bulmamıza yardımcı olabilir.
Stoacılar bize şu ayrımı hatırlatır: Başkalarının bizim hakkımızda ne söylediği her zaman elimizde değildir; fakat o sözü içimize alıp almayacağımız, ona nasıl cevap vereceğimiz ve kendi karakterimize nasıl sadık kalacağımız bizim sorumluluğumuzdadır.
Bu yüzden şu cümle önemlidir:
“Bana atılan ad, benim adım olmak zorunda değildir.”
Bu, susmak anlamına gelmez. Fakat önce içeride sarsılmadan durmayı gerektirir. Çünkü insan içten çöktüğünde ya kendini aşırı savunmaya çalışır ya da tamamen susar. İkisi de her zaman sağlıklı değildir.
Sokrates’in tavrı burada önemli bir hatırlatma sunar: İnsan kendini savunabilir; fakat savunurken hakikatten uzaklaşmamalıdır. Tamamen susmak ya da karşı saldırıya geçmek yerine üçüncü bir yol mümkündür: sakin, açık, tutarlı ve hakikate bağlı bir duruş.
Kant insan onurunu merkeze alır. İnsan, başkasının anlatısında kullanılacak bir imajdan ibaret değildir. Bir insanı tek bir etiketle tanımlamak, onu araçsallaştırmak ve bütünlüğünü yok saymak anlamına gelebilir.
Foucault ise bazı kelimelerin masum olmadığını hatırlatır. Bazı etiketler yalnızca tanımlamaz; düzenler, sınırlar ve yönetir. Bir kişiye “problemli”, “kararsız” ya da “fazla hassas” dendiğinde, bu söz onun sesini zayıflatabilir ve onu sürekli savunma pozisyonuna itebilir.
Bu nedenle şu soru önemlidir:
“Bu etiket gerçeği anlamak için mi kullanılıyor, yoksa beni zayıflatmak için mi?”
Spinoza ise duygularımızı bastırmak yerine anlamayı önerir. Etiket ve haksız yargı kalbi acıtabilir. Yanlış anlaşılmak, değersizleştirilmek ya da kötü niyetli gösterilmek insanda öfke, utanç, korku ve yalnızlık yaratabilir. Fakat duygu her zaman nihai hüküm değildir.
Şu cümle bu yüzden güçlüdür:
“Kalbim acıyabilir; ama bu acı, bana kendimi suçlu ilan ettirmek zorunda değildir.”
Sınır Çizmek Mümkün
Birisi bize etiket yapıştırdığında ilk iş kendimizi parçalamak olmamalıdır. Önce durmak gerekir.
Kendimize şu soruları sorabiliriz:
Bu bir eleştiri mi, yoksa indirgeme mi?
Somut bir davranışa mı dayanıyor, yoksa kişiliğimi mi hedef alıyor?
Buradan öğrenebileceğim bir şey var mı?
Yoksa bu söz beni sadece küçültmeye mi çalışıyor?
Eğer gerçeklik payı varsa, ondan öğrenebiliriz. Çünkü gelişim, insanın kendisiyle dürüst ilişki kurmasını gerektirir.
Ama gerçeklik payı yoksa, o etiketi taşımak zorunda değiliz.
Bazen profesyonel ve net bir dille şu cümleler yeterlidir:
“Bu tanımlamanın beni doğru yansıttığını düşünmüyorum.”
“Eleştiriye açığım; fakat kişiliğimi indirgemeci etiketlerle tanımlamayı doğru bulmuyorum.”
Bu cümleler saldırgan değildir. Ama insanı savunmasız da bırakmaz. Çünkü sınır çizmek, kavga etmek değildir. Sınır çizmek, kendini başkasının dar anlatısına teslim etmemektir.
Herkesi İkna Etmek Zorunda Değiliz
Haksız bir etikete maruz kalan insan çoğu zaman herkesin zihnini düzeltmeye çalışır. Herkese kendini anlatmak, herkesin yanlış anlamasını gidermek, herkesin onu doğru görmesini sağlamak ister.
Bu çok yorucudur. Üstelik her zaman mümkün değildir.
Daha gerçekçi hedef şudur:
Herkesi ikna etmek değil; gerekli kişilere, gerekli ölçüde, gerekli açıklamayı yapmak.
Çünkü bazı insanlar hakikati duymak istemez. Bazıları zaten kendi kanaatini kurmuştur. Bazıları için etiket, gerçeği anlamaktan daha kullanışlıdır.
Bu yüzden insan kendi enerjisini dikkatli kullanmalıdır. Kendimizi savunmak önemlidir; ama kendimizi tüketerek değil.
Sonuç: Etiketi İçime Almam; Hakikati Korurum
Birisi bize etiket yapıştırdığında asıl mesele şudur:
Ben kendimi başkasının yanlış anlatısıyla mı tanımlayacağım, yoksa kendi hakikatime mi sadık kalacağım?
Bana atılan etiket benim kimliğim değildir. Ama gerekiyorsa bu etiketi sakin, net ve kanıta dayalı biçimde boşa çıkarabilirim.
İnsan kendini savunabilir; ama kendine ihanet etmeden.
İnsan hakikatini koruyabilir; ama intikam duygusuna teslim olmadan.
İnsan yanlış anlaşılmaya itiraz edebilir; ama bütün varlığını başkalarının yargısına bırakmadan.
Belki de en güçlü iç cümle şudur:
“Etiketi içime almam; hakikati korurum.”
Ve bir cümle daha:
“Kendimi savunurum; ama kendime ihanet etmem.”
Çünkü asıl mesele yalnızca başkasının ne söylediği değildir. Asıl mesele, başkasının söylediği şey karşısında bizim kendi içimizde nerede durduğumuzdur.
Etiketin karşısında insanın en büyük direnci, kendi hakikatine sadakatidir.
Düşünme Sorusu
Sizce bir etiket ne zaman eleştiri olmaktan çıkar ve insanı daraltan bir kimliğe dönüşür?
İş hayatında, akademide ya da sosyal yaşamda bu sınırları nasıl koruyabiliriz?
